Ersin C. Nartannartanc@yahoo.com
Bir önceki yazımızda “çerkes eşittir Adige” söyleminin “samimiyeti”nin sorgulanması gerektiğini söylemiş, Kafkasyalı halkların geçmiş-bugün-gelecek hattındaki ortak çıkarlarına rağmen yürütülen ısrarlı ayrıştırıcı tavrın “zihinlerde soru işaretleri yaratmaması mümkün mü?” diye sormuştuk.
Söylem sahiplerinin hedeflediklerini deklare ettikleri tarihi çerkesya ile söylemleri arasındaki çelişkilere ve mantık sorunlarına da değinerek ortaya çıkan manzaranın, “birilerinin” kimlik mücadelesi adı altında adeta “toplum mühendisliğine” soyunduğu yönünde olduğuna işaret etmiştik.
çeşitli kesimlerce getirilen ciddi eleştirilere ve dikkat çekilen hassasiyetlere bugüne kadar hiç değinilmediği gibi, süreç, daha önce belirttiğimiz “toplumsal amigoluğu” ispatlarcasına sözümona alaycı, gayr-ı ciddi ifadelerle geçiştirilmeye çalışıldı. Böyle de olmak zorundaydı. Keza hem tarihsel, hem de yapısal ve kavramsal çelişkilerle dolu bir söylemin kendini savunacağı bir tarafı da, ajitatif klişeler etrafında kümelenmeyi aşabilecek yeterliliği de yoktu.
“Adige Ulusal Hareketi” tabir edilen, biz çerkesler için mutlak bir doğruya endeksli ulvî yolculuğun bu kadar çelişkili, bu kadar ucuz bir yörüngede yürütülemeyeceği aşikardır. Keza doğruluğu tartışılamayacak çerkesya şiarını hedefleyen “Adige Ulusal Hareketi”nin inşa edilmeye çalışıldığı “çerkes sadece Adige’dir, diğer Kafkasyalı halklar Adigelere ayak bağıdır ve çerkes tanımından dışlanmaları gerekir” şeklindeki temel baştan sakattı. Bu çarpık temel üzerine inşa edilemeyecek kadar “doğru” olan bir amacın ısrarla bu minvalde tutulmaya çalışılmasını, “çerkes Sorunu”na çözüm yolunun ilk adımı olduğuna inandıracak sıradan bir zeka dahi bulamazsınız!
Sıklıkla vurgulanan “Kafkasyalı halkların gündemlerinin farklı olduğu, dolayısıyla birlikte hareket etmenin taraflara yarar değil zarar getireceği” şeklindeki düz mantığın, yarına dair bir açılım sunmaktan aciz olduğu gibi, yarattığı cepheleşmenin, artık çok hızlı değişen bölgesel ve küresel dengeler karşısında her an ihtiyaç duyulacak birlikteliğe de büyük darbe indirmekten öte bir işlev taşımadığı açıktır.
Keza kendini “hareket” olarak niteleyip “siyasal yapı”laşmadan bahsedebilenlerin neredeyse iki yıldır Adige ve çerkes kavramları ötesinde “Adige Ulusal Sorunu”na dair edebildikleri tek bir söz, gündeme getirip dikkat çektikleri tek bir sorun, açtıkları tek bir dosya yoktur. Hakeza anavatan topraklarında Adige ulusal varlığını tehdit eden güncel siyasi gelişmelere dair ne bir tahlil ne bir bilgi de. Varsa yoksa çerkes sadece Adige’dir.
Diaspora kesimlerinin akl-ı selim unsurlarınca asla kabul görmeyecek, ne bölge dengelerini yorumlama ne de yakın geleceğe ilişkin strateji belirleme emaresi taşımayan bu düz mantığın, “toplum için en doğru yolun nasıl bulunacağı” kaygısı gütmeyen dar kabileci küçük bir zevat dışında karşılık bulacağı hiç bir kesim yoktur. Nitekim görülüyor ki, bu yöndeki ısrarlı çabalara rağmen ayrıştırma sürecinin diasporadaki yansımaları da bu tespit doğrultusundadır.
Kafkasyalıların güçlerini bölerek elde ettikleri kalıcı askeri ya da siyasi başarıya dair tarihte tek bir örnek bile yokken, toplumda karşılığı olmayan bu tür siyasi yaklaşımlarda ısrar etmenin “kimlere” hizmet ettiğini tekrar tekrar söylemeye gerek var mı?
Etnik köken farklılıkları üzerinden yapılan provokatif girişimler dolayısıyla tarihte ciddi acılar yaşayan/yaşatılan Kafkasyalıların bundan ders çıkarmadığını düşünmek safdilliktir. İnsanlarımızı bölecek ve kafaları karıştıracak söylem ve tutumların teveccüh görmesinin önündeki en büyük engel elbette ki, kimilerinin tukaka ettiği o “birlik” ruhudur. Sorunların özel olduğu, genel yaklaşımınsa bu özel sorunlara engel teşkil ettiği savı güdüktür. Yalnızlaştırılmaya çalışılan Abhazya’nın Rus emperyalizmine daha kolay lokma olacağını güncel gelişmeler gözümüze sokmaktadır.
Abhazya, çerkesya, Kafkasya kavramları dönemsel olarak farklı siyasi pratikler içerse de, son tahlilde birbirine alternatif veya muhalif değil, bilakis birbirlerini destekleyici ve tamamlayıcı unsurlardır. Zira “varolmak” adına en “tehditkar” ortak payda Rus Emperyalizmidir. Elbette ki sığ kabile muarızlığının ötesine geçemeyen zihniyetlerin bunu kavraması, dar ufukları gereği mümkün değildir.
Hülasa sürekli birlik ruhunu tukaka ilan edip, “birlik ve kardeşlik söylemlerinin Adige halkını pasifize ettiği” dışında kelam etmeyenleri enselerinden tutan, kelepçeleyen, kimse de yoktur. Adige sorunlarına yoğunlaşmamız gerekiyor diyenlere “hayır olmaz” diyen, ellerini kollarını bağlayan da yoktur. O halde “Adige sorunu” söylevi ardına mevzilenip tüm enerjisini “Kafkasyalıların ayrıştırılması”na vakfeden zihniyetin asıl derdi nedir?
Keza hiç kimse “Adige Sorununa” dair girişimlere muhalefet etmemektedir. Bilakis artık Kafkasya ve diasporadaki Adigelerin sorunlarına sahip çıkılması, bu sorunların gündeme getirilmesi ve “Adige Ulusal Hareketi”ne ivme kazandırılması elzemdir. İtirazlar, “çerkes” kavramı kullanılarak yaratılan tartışma ve ayrışma ortamının “Adige Ulusal Hareketi”ne bir “fayda” sağlamayacağı, “Adige Ulusal Hareketi”nin bu çarpık yönteme feda edilmemesi gerektiği yönündedir. Dolayısıyla bu yönde getirilen her eleştiriye “Adige birliğini bozmak istiyorlar” şeklinde itiraz da gerçeklikten uzaktır.
Kafkasyalıların birliğini isteyenlerin Adige birliğini istememek gibi bir lüksü de yoktur ve olamaz. Kafkasyalıların birliğine giden yol Adigelerin birliğinden geçmektedir. Dolayısıyla kavramları çarpıştırıp Kafkasyalıların birliğini isteyenleri, Adigelerin birliğini engellemeye çalışmakla itham etmek paradoksaldır. Nesnel karşılığı yoktur.
“Haklı” bir davaya işaret etmelerine rağmen, tezlerini “bilgi” temeline oturtamayan ve “doğru” tasası taşımayan söylem sahiplerinin yetersizlikleri Adige şövenizmi ardına mevzilenmelerine sebep oluyor. çünkü ötesine geçecek “bilgi” ve “donanım”dan yoksunlar. Şöven bir azınlık dışında toplumu kapsayıcılıktan ve kuşatıcıktan uzaklar. Bırakın tüm Kafkasyalıları, Adigeler arasında dahi kabul görmemiş, ayrışmaya sebep olmuşlardır. Bu durum hem Adige davasının topyekün sahiplenilmesine engel olmasıyla sürece zarar vermekte, hem de Adige Ulusal Sorununun bu minvalde yürütülemeyeceğini, yürütülmemesi gerektiğini gözler önüne sermektedir.
“Bilgi” ve “gerçeklik”ten uzak içeriklerine dair “bilgi havuzundaki derin boşluklar, tarih şuurundaki muazzam kaymalar” tanımlamaları yapıp, “toplumsal amigoluk” çizgisini aşamadıklarını vurgularken amacımız sadece laf-ı güzaf değil, hem sırıtan bir bilgisizliğin “tahripkarlığı”nı tespit, hem de içlerinde veya peşlerindeki samimi insanlarımızı da uyarmaktı.
Zira gün geçmiyor ki karşımıza bir garabet daha çıkmasın!Buyrun!
Adige savaş kültüründe köklü yeri olan, savaş meydanında düşmana en önde saldıracak, asla geri dönmeyecek ve mutlaka kahramanca ölecek olan gözüpek savaşçıları ve onların ölüm yeminlerini simgeleyen “Tıley” olgusundan dahi bihaber zihniyet, sayfalar dolusu ahkam kesip “Tıley”in sadece bir “tozluk” olduğunu söylüyor, cehaletinin cüretkarlığıyla da “tozluk kardeşliği” başlığı atıp, “tozluğa ağıt yakıyorlar”, “ayakkabı bağına, kemer tokasına falan yemin ediyorlar” diyerek insanlarını aşağılamaya kalkıyor ve aşağıladığı milletine de şuursuzca akıl, izan satmaya yelteniyor! Kendi cehaletinin dahi farkında olmayan bu zihniyet bir de kendini “Adige Ulusal Hareketi”nin sözcüsü, “çerkesya” davasının tek temsilcisi görebiliyor!
Ama acıdır ki “bilgi”nin değil, ahbap-çavuş ilişkisi ile kabile ve hemşehricilik bağlarının belirleyici olduğu “destekçilik” refleksi, hala aşılamayan bir toplumsal handikap olarak karşımızda duruyor. Her ne kadar çok cılız da olsa verilen desteğin daha da arsızlaştıracağı bu pejmürdeliğin tahripkarlığı, güncel süreçlere dair kurgulanan “projeler”e katkı sunmanın yanısıra izan sahibi pek çok insanımızı da camiadan kaçırtacak cinsten!
Kolay manipüle edilebilirliğin tüm kertelerini olanca aymazlığıyla sergileyen bu ürkütücü perişanlığın, çerkesliği “kurtarma” ve çerkesya’yı “inşa etme” mavrasını ciddiye almak mümkün mü?
“Rusya devletine, çerkes halkına yönelik soykırım politikasını tanıma çağrısı” yaptıkları bildirinin iki cümle aşağısında atalarınasoykırım yapmakla suçladıkları aynı ülkeden çifte vatandaşlık talep etmek gibi göze batan çokça ilkesizlikleri, trajikomik tutumları, “dönüş” olgusunu “Rusya Federasyonu’na dönmek” olarak lanse edip, “çerkes halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını” yine Rusya’dan istemek gibi basiretsizlikleri nasıl bir feraset çerçevesine oturtalım?
Düşünsenize, Ermenilerin 1915 soykırımının tanınması için Türkiye’ye dilekçe ile müraacat ettiklerini ve Türkiye’den çifte vatandaşlık talep ettiklerini! Bu trajikomikliği toplumumuza reva görüp bir de bununla böbürlenen çarpık zihniyet ürpertici değil mi?
Yine aynı bildiride, çerkes tanımı yaparken “çerkes (Kabardeyler, çerkesler, Adıgeler, Şapşığlar)” terminolojisini itinasızca kullananlar, başkalarını “kimlik kargaşası” yaratmakla suçlayabiliyorlar! Kafkasya ve diasporadaki 150 yıllık farklı sosyolojik koşulların etkisiyle kavramların da farklı vurgular içerebildiği, dolayısıyla çerkes tanımı yapılırken hassas olunması gerektiği yönündeki görüşlere, hiç düşünmeden “trajikomik”, “kimlik kargaşası yaratıyorlar” etiketi yapıştıranlar, kullandıkları Sovyet mirası bu tanımlamaların diasporada aynı karşılığının olup olmadığını nasıl izah edecekler?
Kendi ifadeleriyle; “çerkes sorununun Rusya’ya düşmanlık eksenine oturtulmasına” karşı çıkmakta, ancak kardeş halklar arasına düşmanlık tohumlarının ekilmesinde “çerkes sorunu” adına bir beis görmemektedirler. Sovyet taktikleri ile takviyeli Rus emperyalizminin kardeş halklar arasında sürekli tedavüle soktuğu benzer stratejilere aşina olan çerkes camiasını bu “şaibeli” mantıkla kuşatabilmek mümkün mü?
özellikle “Soçi 2014” süreci düşünüldüğünde, tüm bu tavırların zamanlaması manidardır. Diasporada Adigeler ile Abhazlar arasına sokulmaya çalışılan ve her iki taraftaki basiretsiz mikro-milliyetçiler kışkırtılarak kısmen de olsa başarı sağlanan ayrıştırma girişimlerinin hemen ardından gelen “toprak talebi” de sizlere bir şey ifade etmiyor mu? Abhazya’nın yalnızlaştırılarak diaspora desteğinden mahrum bırakılmaya çalışılmasının, sürece dair kurgulanan “projeler”den biri olma olasılığı sizce nedir?
Nihayetinde;
“Diğer Kafkasyalı halkların soykırım ve sürgüne maruz kalmadıklarını ispat girişimleri”ne kadar vardırılan aymazlık, zihinlerde oluşan soru işaretlerinin artık daha da belirginleşmesine sebep oldu. “Adige Ulusal Sorunu” için öncelikle kardeş halkların desteğini almanın gerekliliğine dikkat çekerken, üstüne üstlük “ötekiler”in soykırım ve sürgüne tabi tutulmadıklarını belgeleme çabası içine girilmesi, ortaya atılan iddiaların “haklılık” payını daha da barizleştirdi.
Bu tablo daha da netleştiriyor ki, mikro-milliyetçi diskur etrafında toplananlara “yön verenler”in asıl amacı, “çerkes” tanımı etrafında başlatılan tartışma ile Kafkasyalı halklar arasındaki dayanışma bilincinin “kırılması” ve mümkünse götürülebildiği nispette aralarına “nifak tohumlarının ekilmesi”dir.
Keza, tarihi haklı çıkmak adına çarpıtarak kullanan zihniyetin, şimdi de uluslararası hukuk terimlerini işine yaradığı gibi yorumlayıp, çarpık hukuki gerekçeler üreterek ve burada saymakla bitmeyecek tonlarca bilgi-belgeyi de görmezden gelerek Adigeler dışındaki diğer Kafkasyalı halkların soykırım ve sürgüne maruz kalmadıklarını ispatlama girişimlerine başka hiç bir açıklama getirilemez.
Şu da tarihe not düşülsün ki; “Gıdamızı atalarımızdan ve anavatanımızdan aldık” diyen ve tarihi çerkesya’ya sahip çıktıklarını iddia edenlerin, buna rağmen sürgünün tam “150.nci yıldönümü”nde, “çerkesya’nın başkenti Soçi”de, “atalarının katledildiği” ve “direnişin son bulduğu Kbaada”da düzenlenecek olimpiyatlara karşı çıkmama garabeti bile tek başına bir “işaret”, tüm bu tespitlere haklılık kazandırmaya başlı başına yetecek bir “mühür”dür.
Unutulmasın ki bu aynı zamanda, tarihi çerkesya’ya ve atalarımıza dair sahip çıkılması bir onur borcu olan tüm bu yanyana gelmiş “simgesel” değerleri hiçe sayan bu şaibeli tavra, bilerek veya bilmeyerek ortak olanların alınlarına da nakşedilecek bir “onur(!) mührü”dür!
Görülüyor ki; Rus emperyalizmi adeta bir taşla on kuş vurmaktadır.
Ancak; toplum mühendisliğine soyunan “birileri”nin, amaçları doğrultusunda manipüle ederek harekete geçirdikleri “araçları”nın yetersizlikleri bir yana, artık entelektüel formasyonları gereği yeni dengeleri yorumlama esnekliğine sahip “genç kuşağı” ve onların “değerlerini” de iyi hesaplamadığı ortada.
çerkes meselesini ve Kafkasya mücadelesini “politik” boyutuyla ortaya koyma yetisine sahip potansiyel aydınların yetişmeye başladığı “genç nesil” gelecek adına umut vaadetmektedir. Bu yeni kuşağın “bilgi toplumu”na geçiş sürecindeki “önemi” uluslaşma mücadelesi adına tartışılmazdır.
Uzak ve yakın geçmişte yaşanan savaşlarda ağır kayıplar veren, kendisiyle ilgili süreçlerde “belirleyici”likten uzak “edilgen” pozisyona sürekli mahkum kalan Kafkasyalılar, eksikliğini olanca şiddetiyle hissettikleri “siyasi bilinç” ve “diplomasi kültürü”nü oluşturacak potansiyeli taşıyan bir nesle “muhtaç”tır. “Aydın” yetiştirmedeki sıkıntıları bir vakıa olan ve “varolmayı” isteyen bir halk bu nesli feda etme lüksüne sahip değildir.
Kitle iletişim devriminin sınırları ve engelleri ortadan kaldırdığı bu çağı yakalayabilen, fırsatı layıkıyla değerlendirip diasporanın tüm kesimleri ile bütünleşebilen, kamuoyu oluşturup ulusal çıkarlara aktarabilen yeni kuşağın önü açılmalı ve desteklenmelidir.
Maalesef ki üst kuşaklardan “doğru” beslenemeyen bu güzide nesli “taşra siyasetçiliği”ne kurban edip kaybetmemek noktasında ben gibi 40-50 yaşlarını idrak eden orta kuşağın tarihsel sorumluluğu büyüktür.
çok az sayıdaki büyüğümüzü tenzih ederek söyleyelim ki, “thamade” sıfatını yozlaştırarak ego tatmin aracı olarak kullanan, kavramı “yaş” ve “khabze” ile sınırlandırarak “bilgi”, “uzak görüşlülük” ve “ulusal bilinç”ten yoksun güdük hale indirgeyen ve toplumsal konumlarını prestij arayışlarına veya ticari angajmanlarına feda eden üst kuşak mensupları, maddi olanaklarını genç nesli teşvik ve daha etkili üretim noktasında kullanmayacaklarsa da artık engel teşkil etmemelidirler.
Sonuca gelirsek;
Artık ideolojilerin ömrünü tamamladığı, uzlaşma ve çatışmalarda kültürlerin ön planda ve belirleyici olduğu bir dünyadayız. Dolayısıyla yeni nesil Kafkasyalılar da ortak kültürleri etrafında birleşmeli ve milli çıkarları adına emperyalizme karşı birlikte direnmelidirler. Bundan böyle ortak paydaları yakalayarak formüle eden, “toplumsal uzlaşma” ve “dayanışma”yı değişmeyen prensip haline getiren bir anlayışı egemen kılmak zorunluluktur.
öncelikle diasporanın en yoğun yaşadığı ve bir bölge gücü konumuna gelen Türkiye’nin gündemine çerkes-çerkesya-Kafkasya meselesi “doğru” eksende kalıcı biçimde sokulmalıdır. Diaspora kesimlerinin yaşadığı diğer ülkeler başta olmak üzere tüm dünyanın dış politika gündemine etkiyecek girişimler de eş zamanlı olarak gerçekleştirilmelidir.
Başta soykırım ve sürgün olmak üzere beklentiler ve talepler, Moskova’daki “ekselans”ları üzerinden “göstermelik” dilekçelerle değil, gerekli tüm vasıtalar kullanılarak sergilenecek topyekün bir mücadeleyle, güncel sorunları da kapsayacak şekilde dünya kamuoyuna tanıtılmasıyla gerçekleştirilebilecektir.
Bir yandan bazılarını Amerikancılıkla itham ederken, diğer yandan Amerikan desteğiyle “çerkes Soykırımı”nı tanıyan Gürcistan’ı hiç bir tahlile gerek duymadan alkışlayanların içine düştüğü garabeti ve ilkesizliği aşacak ve yıkacak olan da, “soykırım ve sürgün” olgularını başkalarının mücadelesine “nesne” yapmama kararlığına ve yeni dengeleri yorumlayabilme kabiliyetine sahip yeni kuşaktır.
21 Mayıs etkinlikleri sırasında da gördük ki; gençliğin, aşamadığımız cılız katılım sorununa rağmen doğru ve yerinde bir lansmanla medyayı kullanabilme yetisi ve entelektüel camia ile etkileşim sağlama becerisi de giderek ivme kazanmaktadır. Hiç şüphesiz bu ivme, yılgınlığa kapılmadan inançla sürdürülecek olan “doğru” etkinlik biçimi ve fikri içerik sayesinde gitgide toplumun katılımına da yansıyacaktır.
Yeni kuşak artık kısır tartışmalarla vakit kaybetmemeli, iradî olmayan gelişmelere etkiyecek bilgi ve donanımın peşine düşmeli, çerkes meselesini tüm kapsayıcılığıyla ele almalı, birçoklarımızı öğüten “en doğruyu ben biliyorum” kibir ve egoizminin pençesine düşmeden tüm enerjisini üretime yönlendirmelidir.
Zira artık içimizdeki ayrıştırıcı kavgaların ve kargaşaların, “bilgi” yerine “ego” kaygısı taşıyan kısır tartışmaların, geleceğe dair fayda getirecek bir projeksiyon sağlamadığı, bilakis “yaratılan” bu atmosferin toplumu ayrıştırmasıyla, sadece “birilerinin” projesine katkı sunduğu apaçık ortadadır.
90’lı yılların başında, yetmiş küsür senenin ardından Türkiye’de bir ilki başlatarak gerçekleştirdiğimiz bir “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti kuruluş yıldönümü” etkinliği çerçevesindeki sunum sonrasında rahmetli Aydın O.Erkan’ın gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde bizlere sarılmasını ve kutlamasını unutamam. Sebebini sorduğumuzda “çermoy’ları, Kosok’ları, Bammat’ları, Namitok’ları, Kantemir’leri, Şhaplı’ları hatırlayan ve onları hakettikleri değerde anan bir gençliği göreceğimi hayal bile edemezdim. Bu değerli insanları hatırlayan bir gençlik görmek beni hem çok duygulandırdı hem de çok umutlandırdı. Artık gelecek adına çok ümitvarım. ölsem de gam yemem.” şeklinde cevaplamıştı.
Şimdi ki nesil artık Kalenduko Berzeg’leri, Şirukhyiko Tığuj’ları, Şerethlıko Aslanbeg’leri, Hatokşoko Muhammed’leri ve daha nicelerini de hatırlayıp anıyor.
üst nesiller! Desteklediğiniz takdirde bilesiniz ki bayrak emin ellerdedir!