Murat Özden
Hayat bir yerde biterken, bir başka yerde yeni başlangıçlara gebedir.
Anavatanlarında soykırıma uğrayan ve sürülen çerkesler için de bu böyle olmuştur.
Her şey o kadar umutsuzdu ki!
Yollarda telef olan, Karadeniz’de balıklara yem olup, karaya vuran bu insanlar öyle yorgun, öyle bitkin, öyle çaresizdiler ki, nasıl olup da hayata tutunabileceklerini kendileri de bilmiyorlardı.
Hele bir nefes alıp dinlenirlerse yeniden kök salmayı başarabilirlerdi.
öyle de oldu.
Mümkün olduğunca ovalardan uzak durulmalıydı.
Ovalar sulak ve bataklıktı. Sivrisinek üretirdi… Sivrisinek de sıtma.
Hiç bir şey yoktu. Tabii ki umut da.
Ev yoktu, bark yoktu.
İğne yoktu, iplik yoktu.
Hayvan yoktu, haşat yoktu.
At yoktu, silah yoktu.
Yorgan yoktu, yatak yoktu.
Kap yoktu, kacak yoktu.
Kazma yoktu, kürek yoktu.
Tohum yoktu, buğday yoktu.
Mısır yoktu, paste yoktu.
üstelik batmakta olan bir gemiye binmişlerdi. O dönemde Osmanlı devleti batan bir gemiydi. Batmamak için ağırlıklarını atan bir gemi gibi, sürekli bir parçasını vererek ayakta durmaya çalışıyordu.
Kendileri çok umutsuzdular ama Osmanlı için büyük umuttu onlar. çünkü takviye kan, yeni asker, taze nüfustular…
Osmanlı da, olmayan gücünden birşeyler verip, çerkesler’e sahip çıkarmış gibi görünüyordu.
Fakat yardımlar çok yetersizdi. Bomboş arazileri uzaktan gösterip “aha buralara yerleşin” dediler.
Devletin verdiği yardımlar son derece yetersizdi. Ama hemen işe koyuldular. Evler yaptılar kerpiçten, ahşaptan, samandan. Yanlarına ahırlarını da kondurdular. At gerekti onlara. Satın alacak paraları da yoktu. Gittiler komşu köylerdeki atları alıp döndüler para ödemeden. Bu yüzden isimleri “At hısızı”na çıktı. Olsun, artık onlar mobilize olmuşlardı ya…
Aradan beş yıl geçmeden sanki yeni vatanlarının yüzyıllık sahibi gibi oldular. Köyler, camiler, yollar inşa ettiler. çok kısa sürede tutundular. Bir tek geride bıraktıkları vatanlarını unutamadılar. çektikleri acıları, cefaları unuttular. “çünkü insan acılara tutunarak değil, umutlara tutunarak yaşardı.”
Onlar bunu çok iyi biliyorlardı.
Hemen düğünler kuruldu. Soykırım ve sürgün yolunda kaybedilenler yerine konmalıydı.
öyle de yapıldı. Bu toprakların yeni sahipleri çerkesler hızla çoğalmaya ve bölgelerinde etkinlik sağlamaya başladılar. çok miktarda asker veriyorlardı Osmanlıya. Askerler hızla yükselip subay ve paşa oluyorlardı.
***
Sürgün ve soykırımın üzerinden 44 yıl geçtikten sonra 1908 yılında 2. meşrutiyet ilan edildi Osmanlı ülkesinde. Devlet demokratikleşiyor, örgütlenme özgürlüğü genişliyordu. çerkesler de hemen çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti’ni kurdular. çerkes Teavün Cemiyeti adeta Osmanlı Genelkurmayı gibiydi. Albaylık filan sıradandı adeta. İnanılmaz sayıda çok paşa dernek yönetiminde ya da üyeydiler. Ama onlar gerçek çerkes thamateleriydi.
çerkes toplumunun ekonomik ve sosyal anlamda kalkınması, dilinin ve geleneklerinin yaşatılaması için gereken tedbirleri aldılar. Yüzlerini anavatana çevirdiler. Hazırladıkları alfabeleri, kitapları anavatana gönderdiler. Anavatanda okullar açtırdılar.
çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti’ne Osmanlı’da okullar açılması ve işletilmesi görevini verdiler. Beşiktaş’ta çerkes Numune Mektebi’ni açtılar. 180 civarında öğrenci eğitim görüyordu. Kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim gördüğü ilk müslüman mektebiydi çerkes Numune Mektebi.
çerkesler için bir bahardı adeta 2. Meşrutiyet dönemi. Ama çerkesler batmakta olan Osmanlı gemisine binmişlerdi. Soykırım ve sürgünden 50 yıl sonra 1914 yılında Osmanlı Devleti 1. Dünya savaşında yenilenlerin safında yer almıştı. çerkesler de bütün cephelerde çarpışmış ve binlerce çerkes 2. vatanları için Osmanlı topraklarını kanlarıyla sulamıştı.
1918 yılında Osmanlı gemisi Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla fiilen batmıştı. Padişah tasfiye memuru olarak göstermelik kalmıştı.
Osmanlı paşaları, ittihat ve terakkinin B takımı Anadolu’da yeni bir devlet kurmanın mücadelesine girmişlerdi. Bu mücadelede çerkeslerin bir bölümü padişahın, bir bölümü de Anadolu’nun yanında yer aldılar. Birbirlerini kırdılar yoktan yere.
***
Sürgün ve soykırımın üzerinden 59 yıl geçtikten sonra, 29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Batan geminin su yüzünde kalan parçalarıyla yeni bir devlet oluşturulmuştu.
Ama yeni düzen bildikleri gibi değildi. Bu düzen koskoca bir imparatorluğun bakiyesi olduğunu unutup, herkesi Türkleştirme kararı almıştı. ülkede yaşayan tüm etnik topluluklara saldırarak onları sindirme ve asimile etme politikası benimsendi.
önce çerkesler halledilmeliydi. Etkinliği yüksek Marmara Bölgesi çerkesleri hemen sürülmeliydi. Bu yürürlüğe kondu. Marmara bölgesinin bütün çerkesleri sürülecekti. Ama Lozan anlaşmasıyla genel af ilan edilince bütün cezalarla birlikte sürgün cezaları da kalktı.
Ama Lozan’da bir istisna kondu af maddesine. 150 kişi affedilmeyecekti. 150’likler diye tarihe geçen bu affedilmeyenlerin 86’sı çerkesti. Demek ki en fazla hain çerkeslerde vardı.
Ethem Bey gibi bir halk kahramanını bir haine dönüştürebilmişti bu rejim. Nitekim onun isminin başına çerkes ve hain kelimeleri getirilerek bütün çerkes toplumu yıllar yılı aşağılandı.
Vatandaş Türkçe konuş kampanyaları açıldı.
Köylere casuslar gönderilip çerkesçe konuşanlara para cezaları yazılırdı.
Türkçe bilmeyen zavallı insanlar elleri ağızlarında gizlice çerkesce konuşurlardı.
Herşeye rağmen kapandılar köylerine, jandarma baskısına, ormancı baskısına, tütün kolcularının baskısına, vergi tahsildarlarının baskısına inat konuştular dillerini, yaşattılar geleneklerini.
Soykırıma uğramaları ve sürgünle vatanlarından sürülmelerinin üzerinden 86 yıl geçtiğinde, yani 1950 yılında Türkiye çok partili döneme geçti.
Hemen çerkesler de Cumhuriyet döneminde 1951 ve 52’de ilk derneklerini kurdular. İstanbul Kafkas Kültür Derneği şu anda 59 yaşında. Ama derneklerde bir araya gelip sonra dağılmak yetmiyordu.
önleyemiyordu asimilasyonu.
Asıl darbeyi teknolojik gelişme vurdu çerkeslere. önce köye traktör geldi. 50 kişinin yaptığı işi 1 kişi yapar oldu. Sonra radyo geldi. Zeki Müren’le, Muzaffer Akgün’le, Fatma Türkan Yamacı ile Türkçe şarkıları öğrendik hızla.
Sonra okullar açılmaya başladı köylerimizde. Vatandaş Türkçe konuş kampanyalarının başaramadığını devletin okulları başardı. Herkes gönüllü ya da zorla Türkçe konuşabilme yarışına girdi. Her sabah Türküm, doğruyum, çalışkanım andları içmeye başladık.
Sonra elektrik ulaştı köylerimize, ardından televizyon. Karayolları hızla yapıldı. Şehirlere ulaşımı sağlamak, otomobil satmak, üretilenin pazarlamasını sağlamak için.
Şehirlerdeki fabrikalar işçi, devlet daireleri memur, okullar öğretmen bekliyordu. Köylerde traktörler ve biçerdöverler insana ihtiyaç bırakmamıştı. Hızla şehirlere akın başladı. İstanbul, Ankara, İzmir, Almanya, Fransa bekliyordu onları.
Şehirlerde doğan ilk nesil dilini kaybetti hemen. Bugün 40 ya da 50 yaşın altında dilini bilen çerkes parmakla gösterilecek kadar az. çerkeslerin yokolması Osmanlının iskan politikasıyla başlamış, Cumhuriyetin tek dil, tek ulus yaratma politikaları ile devam etmiştir. Teknolojik gelişmeler etnik toplulukları yok edecek biçimde haksız ve orantısız biçimde kullanıldı hakim güçler tarafından.
***
Gecenin en karanlık vakti, tan ağarmadan öncesidir. Türkiye’nin artık çerkesleri yok edip asimile ettiğini düşündüğü bir anda, sürgünün ve soykırımın 147. yılında çerkesler bunun böyle olmadığını gösterdiler. Artık çerkesler de teknolojiyi kendi varlıklarını geleceğe taşımak için kullanıyorlar.
Kendilerini asimile eden politikalara karşı politika üretiyorlar.
Bu umudun müjdecisidir.
Konya’nın bozkırından bir yürekli çerkes yetişir. Bu yürekli ve çalışkan çerkes Ali İhsan Tarı’dır. İnsanüstü bir çalışmayla Adıgeceyi ayağa kaldırır. 96 bin 300 kelimenin Adıgecesi, Türkçesi, Arapçası, İngilizcesi’ni sesli sözlükte seslendirir. Dilimizin ne kadar zengin ve sonsuz olduğunu hem bize, hem de tüm dünyaya gösterir.
Onlarca internet sitesi kurularak çerkesler yeni fikirler üretmeye başlar.
çerkes dillerinde televizyon ve radyo yayınlarının bir hak olarak devletten alınması da çok uzak olmayan bir zaman diliminde gerçekleşecektir.
Ama en önemli gelişme, çerkeslerin sürgün ve soykırımın 147. yılında kendilerini yok eden politikalara karşı politikalar geliştirmeye başlamalarıdır.
Siyasi örgütlülüğe inanmalarıdır.
çerkes Hakları İnisiyatifi’ni (ç.H.İ.) oluşturmalarıdır.
Artık çerkeslerin siyaseten bir sahibi var !
Artık kimlik politikaları üreten, hak talep eden ve eylemlerini hayata geçiren bir ç.H.İ. var!
Artık umut var !
Artık çaresizlik değil, çözüm var !
Artık geleceği inşa edeceğimize inancımız var !
Umutsuzluğa umut aşıladık !
Haydi hep birlikte umudu büyütmeye !