Ersin C. Nartan
1864 soykırım ve sürgünü aynı zamanda “uluslaşma” sürecini tamamlayamamış toplumun fiziksel parçalanmasını da ifade ediyor. Aradan geçen bir buçuk asrın, bu süreci yaşayan kitlelerin kültürel ve zihinsel iklimlerinde ciddi bir atomizasyon yaratmadığını söylemek mümkün değildir.
Birbirinden çok farklı sosyo-politik, ekonomik ve kültürel atmosferlerde varlığını sürdürmek zorunda kalan çerkeslerin kavramsal düzeydeki kargaşaları aşmakta dahi oldukça zorlandığı bir vakıa iken şimdi bir de kendi içlerinde “çerkes” sorunu ortaya çıktı. Daha doğru ifadeyle, çıkartıldı.
“çerkes” teriminin ortaya çıkışı ve geçirdiği evrelere bakıldığında etnik değil, daha çok sosyal bir anlam içerdiğinin kanıtlarla temellenmiş bir sav olduğu ortada iken, bunu “Adige”ye eşitlemenin ne bilimsel ne de sosyolojik bir gerçekliği yoktur. Hakeza gelecek inşası adına bir kazanımı da. Hal böyle iken neredeyse jakoben sertlikte bir diskurla bunu herkesin kabul etmesi gerektiği yönündeki ısrarlı tavırlara anlam vermek mümkün olmadığı gibi, söylem sahiplerinin “samimiyetini” sorgulamayı da kaçınılmaz kılıyor. üstelik bu söylemin sözcülerinin bu yönde herhangi farklı bir bilgiye, görüşe ve eleştiriye karşı tahammülsüzlükleri de zihinlerdeki soru işaretlerini çoğaltırken “samimiyet” sorgusunu daha da elzem kılıyor.
“çerkes eşittir Adige” söyleminin sözcüleri “Adige” etnik tanımına karşılık “çerkes” kavramının bilinirliğinin pratik faydasından istifade etmek adına ortalığı yıkıp dökerken, “çerkes” kavramı üzerine var olan tüm bilimsel ve sosyolojik gerçekleri de tersyüz etmekten imtina etmiyor. “çerkes eşittir Adige” söylemine, 20 yıl önce 1991’de Maykop’ta toplanan “Tüm Adıgeler Kongresi”nin tavsiye kararlarını belge olarak gösteriyor.
Dayanak yapılan kongre kararlarındaki “Ulusun kendini etnik olarak tanımladığı “Адыгэ- Adıge” ve ekoetnonim (dış adlandırma E.C.N.) olarak kullanılan “Черкес-çerkes” isimlerinin Rusya Federasyonu içerisinde ve diğer ülkelerde yaşayan tüm Adıgeleri kapsadığı” maddesi bilimsel bir encam değil, o dönem bölgenin yerel dengeleri karşısında pratik faydası düşünülerek alınmış bir tavsiye kararı olmasına rağmen (hangi entelektüel yorumla bilinmez) burdan “çerkes eşittir Adige” sonucunu çıkarıyor.
Zaten hiç kimsenin çerkes kelimesinin tüm Adigeleri kapsadığına dair bir itirazı yok. İtiraz; çerkes kelimesinin “sadece” tüm Adigeleri kapsadığınadır. Etnonimin adı “Adige”dir. çerkes tanımı ise ortaya çıkış süreci ve geçirdiği evrime bakarak bir çok yönden benzeşen halkları tanımlamak için kullanılan bir “dış adlandırmadır”. Ki, atıfta bulunulan aynı belgede de bu durum belirtilmiş. Bu sarih gerçek ortada iken “hayır çerkes sadece Adige’dir, Adige olmayan çerkes değildir, ben öyle istiyorum” inadının ve altyapısız ısrarının sebebi ne ola ki? üstelik; bırakın 91 yılını, bugün dahi Anavatandaki Adigelerin bile “çerkes” kavramını benimseyip kullandığını söylemek mümkün değilken.
Aslında nasıl ki Arap, Kürt gibi kavramlar birer etnik tanım olmamasına rağmen zaman içerisinde kan bağı, sosyolojik benzerlikler vs gibi sebeplerle etnik isim olarak anılır hale geldiyse bizde de durum bundan farklı değildir.
Ama gariptir ki “başkaları” için işlediğini bildiğimiz sosyoloji kaideleri her nedense “bizim” için işlemiyor. Buna bir de, “ben yazdım, aksini ispat etsinler” şeklindeki primitif mantık eklenince tabiatıyla iş şirazesinden çıkıyor. çarpıtmalar ve hatalarla dolu sağlıksız bir zihniyet aleminin batağına saplanıveriyorlar.
Hele sıklıkla vurgulanan “aksi görüşlerin Adige halkına zarar verdiği” şeklindeki dayanak yoksunu sabit görüşte ısrarı “iyinetle” okuyabilmenin imkanı yok. Oysa tam tersi; söylemin içinde barındırdığı çelişkiler, kavram kargaşaları, ayrıştırıcı jakoben tavır, yaratılan düşmanlıklar, hem çerkeslerin, hem çerkesya’nın, ve hem de Kuzey Kafkasya’nın geleceğine onarımı güç zararlar verecektir.
“Samimiyet” sorgulaması gerektiren bir diğer konu ise söylemin sözcülerinin deklere ettikleri “çerkesya” hedefiyle söylemlerdeki çelişki bolluğu. öyle ki; hedef olarak tarihi çerkesya’yı işaret eden bir hareketin sözcüleri her nedense atıfta bulundukları çerkesya’nın tarihi arkaplanını da, gerçeklerini de görmemeyi, dile getirmemeyi tercih ediyor. Dile getirenleri de inanılmaz bir “nobranlıkla” paylıyor. Tartışabilmek dahi ne mümkün!
Ne “Adige ulusal sorunu”nu gündeme getirmenin ne de çerkesya hedefine yürümenin hiç bir yanlış tarafı yok. Buna kimsenin de itirazı olamaz. Bilakis bu konuda geç bile kalınmıştır. Lakin “Adige ulusal sorununu”nu gündeme getirip, hareketinizi “Tarihi ‘çERKESYA’yı halkımızın bugününün ve geleceğinin tek ve değişmez zemini olarak görür” şeklinde tanımlıyorsanız öncelikle tutarlı ve ilkeli olmak zorundasınız. Aynı zamanda bir direniş sembolü de olan çerkesya’nın kuruluş öncesi ve sonrası evrelerini, kısacası tüm tarihsel arkaplanını irdeleyip söyleminizi de bu gerçekler üzerine inşa etmelisiniz.
Ancak görüyoruz ki; bırakın sürgün öncesi direnişi örgütleyen çerkesya’nın “tarihi” gerçeklerinden söz etmeyi, çerkesya Milli Meclisi’nin oluşumu, mecliste temsil edilen halklar, Kbaada vadisinde soykırıma tabi tutulan çerkesyalı Abaza boyları, çerkesya meclisine temsilciler yollayan Karaçayların varlığı, o dönem işgal altındaki Abhazya’nın Rüstem Pe’yi temsilci göndermesi, meclisi oluşturan 12 halkın hangileri olduğu gibi tarih sayfalarında yerini almış en temel bilgiler dahi adeta yok sayılıyor.
Söylem sahiplerine, çokça kaynaktan sadece General İsmail Berkok’un “Tarihte Kafkasya” adlı eserinin 442.nci sayfasına bir göz gezdirmelerini ve burada çerkesya Milli Meclisi’nin 1839’da olağanüstü toplanarak yayınladığı bildirinin ilk maddesini(*) okumalarını tavsiye ediyorum. Sonra da; “halkımızın bugününün ve geleceğinin tek ve değişmez zemini olarak görüyoruz” dedikleri “Tarihi çERKESYA” ile ne derece çeliştiklerini, çerkesya Devleti’ni kuran kadroların nasıl bir politik şuura sahip olduklarını ve çerkesya mefhumunun Adige şovenizmine dayanak yapılıp yapılamayacağını izah etmelerini istiyorum.
Unutmamak lazım ki “tarih” kendimizi tanıyabilmenin bir vasıtası değil, haklı çıkarmanın bir silahı olarak kullanılırsa pekala bir gün geri tepecektir.
Bilgi havuzundaki derin boşluklar, tarih şuurundaki muazzam sığlıklar, terminolojik kaymalarla beslenen zihniyet, elbette ne güçlü bir tez ortaya çıkarabilir, ne de bütün iddiasına rağmen cemiyeti kuşatıcı, yönlendirici bir işlev yüklenebilir. Keza “doğru bilgi”ye ulaşma misyonu yerine, “toplumsal amigo”luk veya “taşra siyasetçiliği”ne dönüşen gidişatın geldiği nokta, romantizmle bilgisizlik arasında yalpalayarak, ulusal sorunlara çözüm üretmek iddiasına rağmen daha çok sorun yumağını halkın kucağına bıraktığıdır.
“Adige ulusal sorunu”nu gündeme getirmek ve tüm dünyanın desteğini almak iddiasıyla yola çıkanların öncelikle en yakın komşuları olan kardeş halkların desteğini almakla işe başlaması tek akılcı yol iken, üstüne üstlük onları “engel” olarak konumlandırması yine hangi “samimiyet” çerçevesine oturtulabilir?
Kardeş halkların ısrarla “çerkes” tanımından dışlanmasının, en kibarı “gölge etmesinler” ifadesiyle karşılanmasının yaratacağı/yarattığı travmatik atmosferin “adige ulusal sorunu”na katkı sağlayacağı savı hangi mantık çerçevesine oturtulabilir?
Kaldı ki dönemin siyasi aktörlerinin “Adige” etnik tanımı dururken, kurdukları birliğe neden “çerkesya” adını verdiklerini sanıyorsunuz? “Adige” tanımına nazaran “çerkes” kavramının “kuşatıcılığı”ndan hareketle olabilir mi!? Atalarının direniş adına “kuşatıcılığı”na başvurduğu çerkes kavramını, bugün “ayrıştırıcı” söyleme indirgeyen zihniyetin bir mantık sorunu ve sahiplendiği tarihle çelişkisi göze batmıyor mu?
Kafkasyalıların “özelde” farklı politik sorunlarla boğuşmak zorunda kalmalarına rağmen “genelde” Kafkasya coğrafyasında Rus emperyal politika ve uygulamalarına, diasporada da asimilasyona direnme noktasında dayanışmak zorunda oldukları bir “ortak paydaları” olmadığı söylenebilir mi? Bu realiteye rağmen tam aksi yönde bir tutum şuur burkulması değilse nedir? Bu noktadan bakınca bu ısrarlı ayrıştırıcı tavrın zihinlerde soru işaretleri yaratmaması mümkün mü?
Hak talepleri ve sürgün anmaları gibi etkinliklerde Adige bayrağı dışında kullanılacak herhangi bir Kafkasya bayrağına dair şiddetli tahammülsüzlük hemen her söylemde karşımıza çıkmasına rağmen, arada bir göstermelik “elbette kardeşiz, dayanışırız” şeklindeki cılız güzellemeler “samimiyet” adına inandırıcı geliyor mu? Hülasa; “elbette kardeşiz, dayanışırız” kelamının hemen ardından gelen “ama yine de çerkes değiller” defansı asıl “arzuyu” apaçık etmiyor mu?
“Adige ulusal sorunu”na ait irdelenmesi gereken yüzlerce olay ve konu başlığı olmasına rağmen neredeyse tüm yazılanların anafikrinin “çerkes eşittir Adige” propagandasına getirilip sabitlenmesi anlamlı değil mi?
üstelik tüm bunların diasporadaki Kafkasyalıların demokratik talepler noktasında “birlikte” atağa kalkacağı bir zaman diliminde yapılıyor olması daha da dikkat çekici.
Sadece kültürel değil, reelpolitik koşulların sarmaladığı meseleler karşısında daha güçlü bir mücadele bloğu oluşturmanın gerekliliğinden hareketle var olan ve/veya belirlenecek yeni “ortak paydalar”a odaklanmak tek akılcı yol iken, aksine ayrıştırıcı nüansları öne çıkarmanın ne tarihsel, ne zamansal ne de politik gerçekliği ve izahı yoktur.
Kısacası; zamanlama, üslup ve tavır, alınan pozisyon, tarihi çelişkiler, yaratılan kavram kargaşası, dışlayıcılıkta ısrar, çerkesya iddiasına rağmen Soçi 2014 yaklaşımlarındaki ironi vs dikkate alındığında ortaya çıkan manzaranın zihinlerde yarattığı soru işareti; “birilerinin” kimlik mücadelesi adı altında adeta toplum mühendisliğine soyunduğu yönündedir.
Başlarda yazar kadrosunda yer alan akîl bir kaç kalemin terkediş hikayesi de bu tespitler doğrultusunda değerlendirilebilir diye düşünüyorum.
Bugün geldiğimiz noktada “Adige’den başkası çerkes değildir” salt propagandasına odaklanan ayrıştırıcı içerik artık biçim bulmuş ve toplum 21 Mayıs’ta aynı şehirde, aynı günde üç-dört ayrı organizasyon yapar duruma getirilmiştir. Bu parçalanmış görüntünün bünyemizde oluşturacağı yansımalarının yanısıra dünya kamuoyunda yaratacağı negatif algıda, başta kitleyi temsil iddiasıyla bu ayrı organizasyonları gerçekleştiren yapılar olmak üzere hepimizin sorumluluğu elbette büyüktür.
Tarihsel doğrulara ve siyasi hedeflere dayalı söylemini netleştirmiş bir çerkes dünyasının, uluslararası arenada etkin rol oynamada ve “uluslaşma” mücadelesinde yaşamsal önem taşıdığı tartışılmazdır.
Tam bu noktadan bakıldığında da diasporada “üretilen” bu durumun, özellikle de Soçi 2014 sürecinde “kimlerin” ya da “hangi merkezlerin” işine yaradığı konusu izaha muhtaçtır ve iyi analiz edilmelidir.
_______________
(*) 1. Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki bölge bir vatan ve bu vatanda bulunanlar tek bir millettir.